Plovdiv (Filibe)

gezi-logo.qxpGEZİ / EYLÜL 2016

Kend­ros, Eumol­pi­ya, Phi­lip­po­lis, Pul­pu­de­va, Tri­mon­ti­um, Pul­den, Popul­din, Plo­udin, Fili­be ve Plov­div… Her uygar­lık­la fak­lı isim­len­miş, her anlam­da bir kav­şak ya da yol ayrı­mı olan Bul­ga­ris­tan­lı. Hep işgal eden­le­rin ayak izle­rin­de var olma­ya çalı­şan yeni bir Avru­pa­lı yer­leş­ke­de­yiz bu kez. Kom­şu­muz Bulgaristan’ın ikin­ci büyük ken­ti, sade­ce Bul­ga­ris­ta­nın değil, Avrupa’nın da en eski kent­le­rin­den biri olan Plovdiv’de. Tarih ve doku için yola çıkan­la­ra müt­hiş bir kay­nak oldu­ğu kadar, bu coğ­raf­ya­nın kül­tü­rü­nü en iyi akta­ran kent­te.

M.Ö. 6000’lerde, Neoli­tik çağ­lar­dan baş­la­ya­rak, bugün­le­re gel­di­ği süre göz önü­ne alın­dı­ğın­da yak­la­şık 8000 yıl­lık bir varo­luş­tan bah­se­di­yo­ruz bura­da­ki yer­le­şim için. Üç tepe üze­rin­de kurul­muş ola­rak bilin­se de; aslın­da iri­li ufak­lı ve bugün bazı­la­rı yokol­muş yedi tepe üze­rin­de yük­se­lir kent.

Arke­olo­jik kazı­la­rın yoğun ola­rak devam etti­ği ve bulun­tu­la­rın Neoli­tik dönem­le­re kadar git­ti­ği tepe Nöbet Tepe (Muha­fız Tepe­si).

IMG_9668

Şeh­rin mer­ke­zin­de ve üze­rin­de saat kule­si bulu­nan Sahat Tepe.

Jeolo­jik olu­şum­la­rı ve doğa­sıy­la oldu­ğu kadar Osman­lı döne­min­de cin efsa­ne­le­riy­le anı­lan Cen­dem Tepe (Genç­lik Tepe).

Şeh­rin hemen batı­sın­da su kay­nak­la­rı, gör­sel sunu­la­rı ile şehir hal­kın­ca rek­re­as­yon ala­nı ola­rak kul­la­nı­lan Kay­nak­lar Tepe­si (Bunar­cık Tepe – Alyo­şa).

Kul­la­nım suyu­nun Roma­lı­lar döne­min­de fark­lı kay­nak ve depo­lar­dan su kemer­le­riy­le akta­rı­lıp dağı­tıl­dı­ğı Taxim Tepe (Saray Tepe). Bu tepe Osman­lı döne­min­de bura­da­ki Saray ve ben­ze­ri konut­lar­dan esin­le­ne­rek Saray Tepe ola­rak anıl­mış yöre hal­kı tara­fın­dan.

IMG_9658

Güney­ba­tı yama­cın­da, yedi bin seyir­ci kapa­si­te­li Antik bir amfi­ti­yat­ro­nun bulun­du­ğu Jam­baz Tepe.

Ve bugün traş­la­na­rak şeh­rin sokak­la­rı­na döşen­miş olan Mar­ko­va Tepe­si.

Yer­le­şim­ler çok eski­le­re dayan­sa da yazı­lı tarih­ler hep işgal­ler­le baş­lar ya, M.Ö. 432’de Make­don­ya Kra­lı 2. Phi­lip tara­fın­dan fet­he­dil­me­si ile biçim­len­me­ye ve yazıl­ma­ya baş­lı­yor bura­da da tarih. Ve bu dönem­de ilk top­lu yer­le­şim­ci­le­rin yap­mış oldu­ğu antik kale ona­rı­lıp kule­ler de ekle­ne­rek müs­tah­kem bir Trak yer­le­şi­mi­ne dönüş­tü­rü­lü­yor bura­sı M.S. 1. yüz­yıl­da Roma top­rak­la­rı­na katı­la­na kadar. Roma­lı­lar yer­le­şi­mi Taxim, Nebet ve Jam­baz Tepe üze­rin­de sınır­la­dı. Roma impa­ra­tor­la­rı Tra­ya­nus ve Mar­cus Aurellius’un emir­le­ri ile etra­fı­nı yük­sek­çe, sağ­lam sur­lar, kale­ler­le koru­ma­ya aldı­lar. Sik­ke basımı/kullanımı, kül­tü­rel yatı­rım­lar, amfi­ti­yat­ro ve şehir plan­la­ma­sı ile eya­le­tin en büyük, en hız­lı geli­şen met­ro­po­lü olu­yor bu dönem­de Thri­mon­zi­um, yani Plov­div.

Ve ne yazık­tır ki 447 yılın­da Hun’ların isti­la­sı ile bütün geli­şim kesin­ti­ye uğru­yor ve hat­ta bütün yer­leş­ke hara­be­ye dönü­yor. 6. yüz­yıl­da da Slav­lar, 800’lü yıl­la­rın başın­da Bul­gar­lar son­ra Bizans­lı­lar geçi­yor bu top­rak­lar­dan. Tek­rar Bul­gar­la­ra geç­ti­ği dönem­de Haç­lı sefer­le­ri­nin üze­rin­de­ki yağ­ma mer­kez­le­rin­den biri ve 1365 yılın­da da Osman­lı işga­li ile ida­ri ve aske­ri mer­ke­ze, Osmanlı’nın Rume­li ile­ri kara­ko­lu­na dönüş­tü Fili­be, yani Plov­div. Şehir İslam kül­tü­rü, elsa­nat­la­rı, mima­ri­si ile biçim­le­nir­ken tica­ret de geli­şe­rek, zen­gin­leş­ti böl­ge. Evli­ya Çele­bi 1651 yılın­da şöy­le yazı­yor: Phi­li­be Tür­ki­ye­’­nin Avru­pa bölü­mün­de 10 büyük şehir ara­sın­da en büyük ola­nı­dır ve her geçen gün daha zen­gin olu­yor.”

IMG_9648

Aslın­da bu zen­gin­lik, özel­lik­le Bul­gar-Slav hal­kın orta sınıf bilin­ci­ni geliş­ti­re­rek ve bunu eği­tim­den tica­re­te, tica­ret­ten sana­ta aktar­ma­sıy­la siya­sal far­kın­da­lık­lı­ğın yanı sıra sos­yal bilinç­le de geliş­miş gör­dü­ğü­müz kada­rıy­la. Bu durum; özgür­lük ya da özerk­lik ara­yı­şı­nı da bera­be­rin­de geti­ri­yor tabii ki. Osmanlı–Rus iliş­ki­le­ri ve Osman­lı­nın dönem zor­luk­la­rı da kul­la­nı­la­rak 3 Mart 1878’de bir ön barış ant­laş­ma­sı ile ağır­lık­lı Bul­gar nüfu­sa sahip tüm alan­lar dahil olmak üze­re Bul­ga­ris­tan Prens­li­ği kurul­ma­sı­nı öngö­ren bir anlaş­ma imza­la­nır. Ve artık Osman­lı nere­dey­se çekil­miş, yak­la­şık yüz­de 20 ora­nın­da bir nüfus bırak­mış­tır bütün böl­ge­de. Bul­ga­ris­tan için sürün­ce­me­de kalan süreç, dev­rim hare­ke­ti ve 1885’den 1886’ya Doğu Rume­li ile bir­leş­me­siy­le ve Plovdiv’in mer­kez olmak­tan çıkıp, ünva­nı­nı Sofya’ya terk etme­si ile devam ede­rek bu gün­le­re geli­yor. 1. Dün­ya Sava­şı hemen önce­si, 2. Dün­ya Sava­şı, göç­ler… Yani yakın tarih­te­ki geliş­me­le­ri ise zaten bili­yo­ruz deyip şeh­ri­mi­ze döne­lim artık biz yüzü­mü­zü…

1956 yılın­da mima­ri koru­ma ala­nı” ilan edil­miş, 1979’da UNES­CO Mimar­lık Altın Madal­ya­sı almış, 1999 yılın­da da Avru­pa Kül­tür Baş­ken­ti seçil­miş ve bana göre açık bir müze görü­nü­mün­de olan bu kent.

IMG_9652

Şehir­de ilk dik­ka­ti çeken barok tar­zı ola­rak da nite­le­ye­bi­le­ce­ği­miz tari­hi evle­ri; oyma­lı tavan­lar, niş­ler­le beze­li ve akıl­lı­ca plan­lan­mış yaşa­ma alan­la­rıy­la hem içe­ri­den hem dışa­rı­dan şeh­rin doku­su­nu renk­len­di­ren en önem­li yapı­lar. 1800’lü yıl­la­rı günü­mü­ze taşı­mak­la kal­mı­yor, geçir­dik­le­ri res­to­ras­yon ve reno­vas­yon­lar­la bugün­kü haya­tın için­de aktif ola­rak rol alı­yor­lar. Örne­ğin Argir Kuyum­cu­oğ­lu Evi (1847) bugün Etnog­raf­ya Müze­si olmuş. Dimi­tar Geor­gi­adi Evi (1848) ise Ulu­sal Uya­nış ve Özgür­lük Müca­de­le­si Müze­si­ne dönüş­müş. Tcho­ma­kov Evi (1860) ya da Zlat­yu Boya­cı­yev Evi artık bir sanat gale­ri­si ve Bulgaristan’ın en ünlü res­sam­la­rın­dan Boyacıyev’in en geniş resim kolek­si­yo­nu­nu barın­dı­rı­yor. Bir dönem Fran­sız şair Alp­hon­se de Lamartine’nin kal­dı­ğı ev de bugün Bul­gar Yazar­lar Birliği’nin mer­ke­zi.

Bu evle­rin ve kal­dı­rım taş­la­rı ile beze­li sokak­la­rın yanı sıra geç­mi­şin daha da derin­le­rin­den gelen eser­ler­den Roma Amfi­ti­yat­ro­su ve Roma Stad­yu­mu da sana­tın ve spo­run solu­ğu­nu bugün­le­re taşı­yor gibi. 117 yılın­da Roma İmpa­ra­to­ru Tra­jan tara­fın­dan yap­tı­rı­lan, kale­nin hemen güney giri­şi­ne yakın olan 7000 kişi­lik amfi­ti­yat­ro; zama­nın­da hey­kel­ler­le beze­li ve her mahal­le­nin otu­ra­ca­ğı alan belir­len­miş ve ken­di adı­na bölüm­len­miş muaz­zam bir büyük­lük­te. Bugün hala gös­te­ri ve kon­ser­ler­le var­lı­ğı­nı sür­dü­rü­yor.

IMG_9662

Knyaz Alek­san­dar cad­de­si­nin sonun­da (Dzhu­ma­ya Squ­are) yer alan 138 yılın­da İmpa­ra­tor Had­ri­an tara­fın­dan yap­tı­rıl­mış 240 met­re uzun­lu­ğun­da, 50 met­re geniş­li­ğin­de ve 30 bin seyir­ci kapa­si­te­si­ne sahip olan stad­yum ise gün­lük spor kar­şı­laş­ma­la­rı­nın yanı sıra 4 yıl­da bir yapı­lan böl­ge oyun­la­rı­na (Bugün­kü olim­pi­yat­lar) ev sahip­li­ği yapı­yor­muş. Yani sanat ve spo­run her dönem yaşam­la­rın­da önem­li bir alan oldu­ğu­nu gör­mek için sade­ce bun­lar bile yeter­li gibi. Sade­ce bir disip­lin­le var olmak pek müm­kün olma­dı­ğı üze­re, bura­da­ki diğer eser­le­re de bak­tı­ğı­mız­da bir­çok disip­li­ni yaşa­ma kat­tık­la­rı­nı, hep kat­tık­la­rı­nı görü­yo­ruz. Tabii sözü edi­le­bi­lecek bir kül­tür de ancak böy­le olu­şu­yor.

IMG_9664

Ney­se… Geç­mi­şin getir­dik­le­ri­ne döner­sek… Plov­div-Smol­yan yolun­da­ki Bizans döne­min­den kal­ma bir Gür­cü manas­tı­rı olan Batch­ko­vo Manas­tı­rı baş­lan­gıç­ta Gür­cis­ta­n­’­dan gelen keşiş­le­re ev sahip­li­ği yapar­ken zaman için­de yöre­sel­leş­miş, Kral Ivan Ale­xand­re döne­min­de büyü­tül­müş ve Osman­lı döne­min­de de Hıris­ti­yan­lı­ğa hiz­me­te devam etmiş. Manas­tı­rın iç avlu­sun­da­ki baş kili­se, 1604’de yapı­mı biten Azi­ze Mer­yem Kili­se­si. Eski Bakur­yan kili­se­si­nin temel­le­ri üze­ri­ne yapıl­mış. Bura­da tah­ta üze­ri­ne oyul­muş ilk sunak­lar­dan biri var. Tek­rar­la­nan asma yap­ra­ğı motif­li ikon­lar ise ahşap üze­ri­ne işlen­miş. Deko­ras­yon­da altın işle­me, tel­ka­ri ve mine de kul­la­nıl­mış. Eski Bizans, Bul­gar ve Gür­cü kitap­la­rı ve el yaz­ma­la­rı ile zen­gin bir kütüp­ha­ne­si olan manas­tır döne­mi, önem­li kuyum­cu­luk mer­kez­le­rin­den biri de aynı zaman­da. Ve tüm bu özel­lik­le­ri ile de olduk­ça ünlü.

1425 yılın­da 2. Murad’ın emriy­le yapı­lan Dzhu­ma­ya Mos­que (Hüda­ven­di­gâr Camii), Ulu Camii (Cuma­ya Camii) Osmanlı’nın şeh­re kazan­dır­dı­ğı önem­li eser­ler­den biri. 1364 yılın­da bura­da bulu­nan Pet­ka Tar­novs­ka Kili­se­si­nin yeri­ne Bizans mima­ri tar­zı­nın özel­lik­le­ri kul­la­nı­la­rak yap­tı­rıl­mış cami. Orta kıs­mı 4 sütun üze­ri­ne otur­tul­muş 3 kub­be ve yan­lar­da kemer­ler, büyük dep­rem­de yıkı­lan 5 kub­be yeri­ne yapıl­mış. 1785 yılın­da 1. Abdül­ha­mit döne­min­de yap­tı­rı­lan res­to­ras­yon­da kita­be de değiş­ti­ril­miş. Mina­re­si de ilk yapı­lan mima­ri özel­lik­le­re sahip olma­sa da dönem Osman­lı tar­zı­nı yan­sıt­ma­sı­na özel­lik­le iti­na gös­te­ril­miş. Şehir­de­ki yak­la­şık 50 cami­den geri­ye kalan dört cami için­de en iyi durum­da ola­nı.

IMG_9670

Şehir­de gezer­ken daha bir­çok Osman­lı döne­mi eser­le­ri­ne rast­la­ya­cak; 6 kub­be­li bir bedes­ten, hamam­lar ve bir­çok baş­ka cami ile yer­leş­ke­nin mima­ri açı­dan zen­gin­leş­ti­ği­ni göre­cek­si­niz ki İma­ret Camii de bun­lar­dan biri zaten. Bu ara­da cami­nin hemen arka­sın­da sanat gale­ri­le­ri ve yiyecek-içecek mekan­la­rı ile bel­ki biraz da bohem ola­rak nite­le­ne­bi­lecek Kapa­na böl­ge­sin­de biraz soluk­lan­mak ve bir­şey­ler atış­tır­mak ve hat­ta gale­ri­le­re şöy­le bir göz atmak iste­ye­bi­lir­si­niz.

Hazır iba­det­ha­ne­ler­den söz açmış­ken St. The Vir­gin Mary Cat­hed­ra­l­’­den de bah­se­de­lim biraz. Eski şeh­rin mer­ke­zin­de bir Orta­doks kili­se­si. İlk yapı­lı­şı ile ilgi­li bir­kaç veri var, ancak son­ra­dan bir­kaç res­to­ras­yon geçir­se de bugün­kü hali 1844 yılın­da, Osman­lı­lar ülke­yi işgal etti­ğin­de yık­tı­ğı eski kili­se­nin yerin­de ve aslı­na uygun ola­rak yapıl­mış.. Görü­le­si…

Yuka­rı­da bah­set­ti­ği­miz Fran­sız şair Alp­hon­se de Lamartine‘nin bugün müze­ye dönüş­tü­rül­müş evi, Luka Bala­ba­nov evi ve tüm bu mahal­le, hisar kapı­sı, etnog­raf­ya müze­si, çağ­daş sanat müze­si, saat kule­si… Yani aslın­da karış karış şeh­rin her san­ti­mi bir şey­ler anla­tı­yor gibi… Hat­ta Sov­yet döne­min­den kalan Meriç’in kar­şı kıyı­sın­da­ki blok evler dahil. Ve Ray­ko Das­ka­lov Cad­de­si, Cent­ral Squ­are (Ana mey­dan), diğer küçük küçük mey­dan­lar ise olmaz­sa olmaz­lar­dan..

Şeh­rin tadı­nı çıka­rın… Tüm duyu­la­rı­nız­la his­se­din…

Bu ara­da, şehir 6 üni­ver­si­te­ye sahip der­sek, şeh­rin karak­te­ris­ti­ği ile ilgi­li net bir fikir ver­miş olu­ruz sanı­rım.

Yol­la­rı­mız hep açık olsun…

İlgili Haberler

Leave a Comment