Paris ‑1

Özel­lik­le 19. Y.yıl son­la­rın­da kent plan­la­ma­sı­nın, Paris’in kent­sel algı­sı­nı bir anlam­da yad­sı­dı­ğı­nı düşün­sem de; hayal­le­rin, tut­ku­nun, sanat­la­rın, sanat­çı­la­rın, tari­hin ve varo­lu­şun har­man­lan­dı­ğı, gizem­li, şiir­sel, akı­cı, roman­tik bir şehir bura­sı.

Sahip oldu­ğu dina­mik­ler düşü­nül­dü­ğün­de; doku­su renk­le­ri izle­ri ile hep ne ise o olma­ya devam ede­ce­ği­ne, kül­tü­rü­nü yarın­la­ra dev­şi­re­ce­ği­ne de inan­ma­yı çok iste­di­ğim kent. Mer­ke­zi ile ara­sın­da sade­ce met­re­ler olsa da ayrış­tı­rıl­mış; salaş, varoş get­to­la­rın var­lı­ğı, özel­lik­le bu şeh­rin karak­te­ris­ti­ği olma­ma­lı diye düşün­dü­ğüm, her git­ti­ğim­de artan hayal kırık­lı­ğı yaşa­mak iste­me­di­ğim kent. Onbin­ler­ce yıl önce­le­rin­den günü­mü­ze çağ­la­rı dönüş­tü­ren geç­mi­şi ile tari­he yön ver­miş, kül­tü­rün, sana­tın oldu­ğu kadar özgün yaşam üslu­bu ile nere­dey­se her dönem­de önem­li bir çekim mer­ke­zi olmuş Paris. Şim­di biz her zaman­ki gibi önce­lik­le ve kısa bir hatır­lat­ma için geç­mi­şe, tari­hi­ne göz ata­lım. Son­ra­sın­da da şeh­ri dola­şı­rız birlikte.

Arke­olo­jik bul­gu­lar yak­la­şık M.Ö 8 bin­li yıl­la­ra gön­der­me yap­sa da; M.Ö. 3. Yüz­yıl­da böl­ge­ye yer­le­şen bir Kelt kabi­le­si ile baş­lı­yor Paris’in yazı­lı tari­hi ve ismi­ni bu kabi­le­den alı­yor şehir. Tica­ret­le uğra­şıp, tah­ta saz kulü­be­ler­de sür­dü­rü­len yaşam stan­dar­dı; M.Ö 52 yılın­da Roma­lı­la­rın böl­ge­yi fet­het­me­si ile M.S. 5. Yy’a kadar kent­leş­me süre­cin­de gerek­li bütün disip­lin­ler­le tanı­şı­yor. Forum­lar, tapı­nak­lar, hamam­lar, sur­lar, tiyat­ro, amfi­ti­yat­ro… Ve yine bu dönem içe­ri­sin­de, 3. Yy.’da Hıris­ti­yan­lık ile de tanı­şın­ca; Kili­se­ler ve Manas­tır­lar da mima­ri öge­le­re katıl­ma­ya baş­lı­yor şehirde.

Son­ra­sın­da; Roma İmparatorluğu’nun çökü­şü ile yaka­la­nan dina­mizm de yiti­ri­lir­ken; Alman isti­la­sı ile el değiş­ti­ri­yor şehir. Yeni kuşat­ma, savaş, isti­la­lar nede­niy­le Aachen’a dev­re­di­le­ne kadar Alman­la­rın baş­ken­ti olu­yor 508 yılın­dan yak­la­şık 8. Yy’a kadar. Viking­le­rin, Nor­man­la­rın isti­la­la­rı ile devam eden yıkım süre­ci; Fran­sız isti­la­sı ile tek­rar yön değiş­ti­ri­yor ve eski dina­miz­mi­ni yaka­lı­yor şehir M.S. 987’de. Hemen baş­la­tı­lan yeni yapı­lan­ma ve res­to­ras­yon­lar­la Fransa’nın en büyük yer­le­şim mer­ke­zi hali­ne geti­ri­lip ikin­ci kez baş­kent olu­yor Paris. 14. Yy’a girer­ken; sade­ce Fransa’nın değil Avrupa’nın da en önem­li bir dina­mi­ği ola­rak görü­yo­ruz artık bu şeh­ri. Ve ama bu tarih­ten son­ra fark­lı bir tarih yaz­ma­ya baş­lı­yor Paris ken­di röne­san­sı ile bir­lik­te… Ağrı­lı ve kan­lı bir süreç olu­yor bu.

1340’lı yıl­la­rın sonun­da veba, hemen deva­mın­da İngil­te­re ve Fran­sa ara­sın­da baş­la­yan Yüz Yıl savaş­la­rı; yıkım, yağ­ma… 1420’de bir dönem İngil­te­re­nin işga­li altın­da kalı­yor şehir fran­sız dire­ni­şi ile geri alı­na­na kadar. Ve ancak din savaş­la­rı­na sah­ne olu­yor bu kez de Paris… Ve kat­li­am­la­ra.. Özekl­lik­le 1572, St. Bart­ho­lo­meo günü kara bir say­fa Paris için. Bin­ler­ce Fran­sız Pro­tes­tan kat­le­di­li­yor kato­lik­ler tara­fın­dan bugün­de. Din savaş­la­rı hep bu kadar kan­lı olma­sa da 1594’e kadar devam edi­yor Bearn pren­si ve Fran­sa Kra­lı IV. Hen­ri; şeh­ri kato­lik ola­rak ilan ede­ne kadar.

Eyfel (Eif­fel) Kulesi

Hemen son­ra­sın­da şeh­rin yeni­len­me­si­ne hız veri­yor. 1610’da suikast sonu­cu ölü­mü ile eşi Marie de Medi­ci ve son­ra­sın­da XIV. Lou­is ile hiç kesin­ti­ye uğra­ma­dan devam edi­yor şehir­de yapı­laş­ma. Gotik öğe­le­rin çoğu yoke­di­lip röne­sans etki­si ile biçim­len­me­ye baş­lı­yor artık şehir. Ve kra­li­yet kurum­la­rı da Ver­sa­il­les Sarayı’na taşı­nı­yor 1682’de. 1700’lü yıl­la­rın başın­dan iti­ba­ren tica­ret, bilim ve sanat mer­ke­zi olma­sı­nın yanı sıra fel­se­fe ile aydın­lan­ma çağı­nın öncü­le­rin­den olu­yor Paris. Vol­ta­ire, Dide­rot, Mon­te­s­qu­i­eu isim­ler bu çağın önem­li dina­mik­le­ri­dir bil­di­ği­niz gibi.. 1789’da halk hare­ke­tiy­le baş­la­yan Fran­sız dev­ri­mi; Monar­şi­nin biti­mi ve İnsan Hak­la­rı Bil­dir­ge­si ile hız alı­yor ve bağım­sız bir Paris Komü­nü kuru­lu­yor şehir­de. Ve son­ra­sın­da hep kesin­ti­ye uğra­yan, bir­çok kez dene­nen cum­hu­ri­yet mec­lis çalış­ma­la­rı; Napol­yon Bonapart’ın 1804 yılın­da ikti­da­rı ele alma­sı ile son bulu­yor. Bu dev­rim süre­ci; poli­tik açı­dan en çal­kan­tı­lı döne­mi­dir Fransa’nın ve en büyük yan­sı­ma­la­rı da Paris’te yaşa­nı­yor tabii. Ve sana­yi dev­ri­mi­nin de etki­le­riy­le Napol­yon; laik, libe­ral ve aske­ri bir disip­lin­le cum­hu­ri­ye­ti bir anlam­da yeni­den dizayn edi­yor Fransa’da, dola­yı­sıy­la Paris’te 1814 yılı­na kadar. Şehir­de pek kalı­cı izler bırak­ma­yan çok kısa dönem süren Rus isti­la­sı­nı görü­yo­ruz şeh­rin tari­hin­de ve bu dönem­de ikti­da­rı ele alan Cum­hur­baş­ka­nı III. Napo­le­on, bir dar­be ile ikti­da­rı ele geçi­rip par­la­men­to­yu fes­he­de­rek ken­di­si­ni Fran­sa impa­ra­to­ru ilan edi­yor. Ve vali­si Baron Haussmann’ın önder­li­ğin­de büyük bir dönü­şüm baş­lı­yor Paris’de. Özel­lik­le yol­lar, bul­var­lar… hemen deva­mın­da demir­yol­la­rı ile yeni­den şekil­len­di­ri­li­yor şehir. Bu süreç 1870’de III. Napleon’un ikti­dar­dan düşü­rül­me­si­ne, Fran­sız ordu­su­nun Paris’i terk etme­si üze­ri­ne Ulu­sal Muha­fız­lar bün­ye­sin­de örgüt­le­nen radi­kal işçi­ler ve zana­at­kâr­la­rın 18 Mart 1871’de şeh­rin kont­ro­lü­nü ele geçir­me­le­ri­ne ve son­ra­sın­da yeni bir mec­lis kurul­ma­sı­na kadar devam edi­yor. Ve aslın­da son­ra­sın­da da Dün­ya savaş­la­rı­na kadar yapı­laş­ma adı­na, insan önce­lik­li deği­şim ve devi­nim­ler adı­na geli­şim hep devam diyor şehir­de. Örne­ğin; ‑Paris Sanat­çı­lar Fede­ras­yo­nu Mani­fes­to­su- tam da bu dönem­de, Gus­ta­ve Cour­bet ve Eug­è­ne Pottier’nin (Enter­nas­yo­nal Marşı’nın yaza­rı) ara­la­rın­da bulun­du­ğu bir­çok sanat­çı­nın ortak çalış­ma­la­rı sonu­cu üre­til­miş bir metin ola­rak yayım­la­nı­yor. Son­ra­sın­da Dün­ya savaş­la­rı, özel­lik­le 2. Dün­ya sava­şın­da Alman­la­rın isti­la­sı ile gelen yıkım ve kat­li­am­lar­la kesin­ti­ye uğra­yan geli­şi­me­ler şehir res­to­ras­yo­nu ile ancak 1950 ler­den son­ra yeni­den baş­la­ya­bi­li­yor Paris’de.

Tüm bu tarih­sel süre­ce ve son­ra­sın­da şeh­re bak­tı­ğı­mız­da; Antik dün­ya­nın pagan sana­tın­dan hemen bir şey kal­maz­ken, far­ke­di­yo­ruz ki; Roma döne­mi eser­ler­den hamam­lar ve bir­ka­çı daha taşı­na­bil­miş bugü­ne her yeni ekol ken­di­ne yer açmak için nere­dey­se yoket­ti­ği ya da dönüş­tür­dü­ğü için mima­ri­yi. Böy­le oldu­ğu hal­de, yine de ait oldu­ğu döne­min ruhu­nu yaka­la­ya­bi­le­ce­ği­niz yüz­ler­ce­si­nin daha şeh­rin doku­su­nu oluş­tur­du­ğu­nu göre­bi­li­yo­ruz. Her köşe­si­ne; en ahlak­sız 🙂 mahal­le­sin­den, din­dar ve sanat­çı­lar tepe­le­ri­ne, mey­dan­la­rı­na, pasaj­la­rı­na, bah­çe ve rıh­tım­la­rı­na, köp­rü­le­ri­ne, sokak­la­rı­na yayıl­mış kül­tü­rel bir şölen… bir kolek­si­yon şehir bura­sı. Ve bu şeh­ri yüzey­sel ola­rak tanı­mak için bile çok zama­na ihti­ya­cı­nız olacak.

Sac­re Coe­ur Kilisesi

Şeh­re önce­lik­le şöy­le bir yük­sek­ten bak­mak ister­se­niz; 210 met­re yük­sek­li­ğin­de­ki Mont­par­nas­se gök­de­len” kule­si, Mont­mart­re — sanat­çı­lar tepe­sin­de­ki Sac­re Coe­ur Kili­se­si ya da 324 met­re yük­sek­li­ğin­de­ki Eyfel Kule­si seçe­nek­le­ri­niz ara­sın­da. Müze ve gale­ri giriş­le­rin­de­ki bilet kuy­ruk­la­rın­da zaman kay­bet­mek iste­mi­yor­sa­nız bir pass kart alma­nız ya da bilet­le­ri­ni­zi önce­den ve inter­net­ten alma­nız da seçe­nek­le­ri­niz ara­sın­da. Ve ziya­ret etmek iste­di­ği­niz Müze ve gale­ri­le­ri önce­den belir­ler­se­niz kom­bi­ne bilet­ler­le biraz tasar­ruf da yapa­bi­lir­si­niz diye hatır­la­ta­rak Müze­le­ri ile baş­lı­yo­ruz şeh­ri tanı­ma­ya. Paris deyin­ce ilk akla gelen de tabii ki şeh­rin tam da mer­ke­zin­de­ki Louv­re Müze­si. Ve biz bina­ya göz atı­yo­ruz önce­lik­le. Phi­lip­pe Augus­te döne­min­de 1190 yılın­da, şeh­ri koru­mak için savun­ma kule­le­riy­le bir kale ola­rak plan­la­nıp, inşa edil­me­siy­le baş­lı­yor yapı­nın serü­ve­ni. Müs­tah­ken bir kale olma­sı­nın yanı sıra aynı dönem­de hapis­ha­ne ola­rak da ile­vi var­dı yapı­nın bir bölü­mü­nün. Ve yine ida­ri işler için de bir­çok alan eklen­miş hemen son­ra­sın­da, 1220’li yıl­lar, Saint Lou­is döne­min­de ki bu bölü­mü bugün hala göre­bi­lir­si­niz, geniş sütun­lu bir salon. (salo­nun giri­şin­de bil­gi­len­dir­me pano­su var.) İsti­la­lar sıra­sın­da büyük zarar gören yapı yeni­le­nir­ken sağ kana­da bir de saray inşa edi­le­rek Kra­li­ye­tin ika­met­ga­hı­na (Tuile­ri­es Sara­yı temel­le­ri) dönüş­tü­rü­lü­yor 1. Fran­cis zama­nın­da. Bu dönem eklen­ti­le­ri; Cour Carrée’nin güney­ba­tı bölü­mün­de göre­bi­lir­si­niz eğer ister­se­niz. Ger­çek­ten Kra­li­yet ika­met­ga­hı ola­rak kul­la­nıl­ma­ya (ama ancak çok kısa bir dönem için) II. Hen­ri döne­min­de (154759) saray biraz daha komp­leks hale geti­ril­dik­ten son­ra baş­la­nı­yor. Ger­çi XIV. Louis’nin 1682’de artık kra­li­yet ika­met­ga­hı­nı Versailles’a taşı­ma­sı; bina­ya kat­kı­la­rı­nı engel­le­mi­yor kra­li­ye­tin. Bu döne­min­de bina­ya ekle­me­ler yapıl­ma­sı­nın yanı sıra döne­min muh­te­şem sanat eser­le­rin­den olu­şan bir kolek­si­yon top­la­ma­ya baş­la­ma­la­rıy­la müze­nin de ilk temel­le­ri atıl­mış olu­yor­lar aslın­da. Gran­de Gale­rie-Büyük gale­ri bu dönem­de inşa edil­yor ve 1789 Fran­sız ihti­la­li­nin baş­la­dı­ğı yıl­lar­da, hala devam eder­ken bu gale­ri 1793’de — Mus­ée Cent­ral des Arts – hal­ka açı­lı­yor. Diğer bölüm­ler yeni kuru­lan mec­lis­le­rin ve ikti­da­rın çalış­ma ve ika­met alan­la­rı­na dönüş­tü­rü­lü­yor yeni­den 1870 yılı­na kadar. Dev­rim komi­te­le­rin­den Napoleon’a, Louis-Philippe’ye.. ve her dönem sahip­le­ri ken­di ekol­le­rin­de hem iç mekan­lar­da hem ekle­dik­le­ri yeni kanat­lar­la geliş­ti­ri­yor­lar bu komp­lek­si. Bugün bu bina­la­rın tümü; iki büyük avlu içi­ne yer alan iki ana dört­ge­ni oluş­tu­ran geniş, koca­man bir yapı kompleksi.

Louv­re Müze­si — Cam Piramit

Dün­ya savaş­la­rı son­ra­sın­da da elden geçen komp­lek­se son ekle­me; Çin­li mimar I. M. Pei tara­fın­dan 1989 yılın­da yapı­lan 20,6 m. yük­sek­li­ğin­de­ki cam­dan Pira­mid. Işı­ğı en alt kata kadar taşı­dı­ğı savu­nu­lan bu eklen­ti benim açım­dan sade­ce saç­ma­lık. Dün­ya­nın en ünlü­le­ri ara­sın­da sayı­lan 60.600 m² den faz­la ala­nı, 3 kanat ve 8 bölüm­de ser­gi­le­di­ği eser­le­ri ile Louv­re yine de dışa­rı­da­ki küm­be­ti unut­tu­ra­cak­tır size diye düşü­nü­yo­rum en azın­dan tek­rar dışa­rı çıka­na kadar. Bil­di­ği­ni­zi var­sa­ya­rak ama yine de hatır­lat­mak için; dün­ya tari­hi­ni, sana­tı­nı, sanat­çı­la­rı­nı her dönem ve her eko­lü ile ayrış­tı­rıp, geçi­ci ser­gi­le­ri ile de çok zen­gin bir sunu­ya sahip müze için ben­ce en az 34 günün ayrıl­ma­sı gerek. Bu neden­le­dir ki; özel­lik­le zama­nı­nız kısıt­lı ise içe­ri­den ala­ca­ğı­nız bir kla­vuz ile ilgi alan­la­rı­nı­za göre daha kısa zaman­da ki bu da en az bir gün­dür, daha verim­li bir ziya­ret ger­çek­leş­ti­re­bi­lir­si­niz. Salı gün­le­ri kapa­lı olan müze diğer gün­ler 09:0018:00 ara­sı açık. Çar­şam­ba ve Cuma gün­le­rin­de ise 21:45 te kapa­nı­yor. Ücret­siz gir­mek isti­yor­sa­nız, ziya­re­ti­ni­zi her ayın ilk Pazar günü için ayar­la­ma­lı­sı­nız. Ve hazır bura­lar­day­ken hal­ka açık olan Tuile­ri­es tera­sıy­la bir­bi­rin­den ayrı­lan Louvre’un kanat­la­rı ara­sın­da­ki 6,2 hek­tar­lık Car­ro­usel Gar­den ile 22,4 hek­ta­rın üze­rin­de­ki Tuile­ri­es Bah­çe­si­ne de zaman ayır­ma­lı­sı­nız. 17. Yy’dan 21. Yy’a kadar yüz­ler­ce sanat değe­ri olan hey­kel ve obje­ler­le açık hava müze­si gibi bu bah­çe­ler. Komp­lek­sin doğu­sun­da da 3 küçük bah­çe daha var ancak biz sıra­dan insan­la­ra kapa­lı. Mus­ée de l’Orangerie 1857’de inşa edi­len ve 1927’den beri de müze ola­rak kul­la­nı­lan Tuile­ri­es Sarayı’nın eski sera ala­nın­da­ki sanat müze­si. Zemin katın­da geçi­ci ser­gi­le­re de yer veren müze­yi özel­lik­le emp­res­yo­niz­me ilgi duyan­lar­dan­sa­nız mut­la­ka ziya­ret etme­li­si­niz. Fran­sız emp­res­yo­nist­le­rin­den Cla­ude Monet; 8 tab­lo­su­nu Fran­sız hükü­me­ti­ne hedi­ye etmiş ve bura­da sergileniyor.

Orsay Müze­si

Musee D’Orsay’da 18481915 yıl­la­rı ara­sı Fran­sız sanat eser­le­ri­nin ser­gi­len­di­ği en ünlü emp­res­yo­nist ve post-emp­res­yo­nist kolek­si­yon­la­ra sahip, St. Ger­ma­in böl­ge­sin­de­ki en zen­gin müze­ler­den. Eski tren garın­dan dönüş­tü­rül­müş müze; içe­ri­ği kadar bina yapı­sıy­la da iyi bir gör­sel­li­ğe sahip. 1850’lerde baş­la­nan yapı­mı 1900’de tamam­lan­mış ve güney­ba­tı­ya giden tren­le­re istas­yon olmuş. 2. Dün­ya sava­şı sıra­sın­da haber­leş­me mer­ke­zi­ne dönüş­tü­rül­müş ve son­ra­sın­da atıl kal­mış bina 1986’da müze­ye dönüş­tü­rü­lüp açı­la­na kadar.

Musee Rodin ise hazır bura­lar­day­ken ziya­ret etme­ni­zi öne­re­ce­ğim bir diğer müze. Fran­sız hey­kelt­raş Rodin’e adan­mış ve özel­lik­le bah­çe­le­riy­le dik­kat çeki­ci. 1919’da Augus­te Rodin’in tüm eser­le­ri­ni Fran­sız hükü­me­ti­ne bağış­la­ma­sı kar­şı­lı­ğı müze­ye dönüş­tü­rül­müş bina. Bina; bir oda­sın­da çağ­da­şı res­sam ve sanat­çı­la­rın eser­le­ri­ne de ev sahip­li­ği yapıyor.

Mus­ée de Cluny Din­le­rin çok önem­li mer­kez­le­rin­den, kili­se ve kated­ral­ler­den din ve din adı­na, din­le­re dair ya da ilin­ti­li eser­le­rin ser­gi­len­di­ği, özel­lik­le orta­çağ resim, hey­kel röli­yef­le­riy­le ilgi­liy­se­niz ziya­ret etme­niz gere­ken bir müze. Bina ise 15. yüz­yıl­da eğit­men rahi­be­le­ri­nin konu­tu ola­rak inşa edil­miş ve tesa­dü­fen çok da dönüş­tü­rül­me­miş gotik üslu­buy­la ger­çek­ten orta­çağ­da his­set­ti­ri­yor sizi. Çıkış, küçük bir park­ta yer alan Descartes’ın hey­ke­li­ne açı­lı­yor… Tabii Hedi­ye­lik eşya dükkanı”ndan son­ra. Pazar­te­si gün­le­ri kapa­lı müze. Ve ama her ayın ilk pazar günü ücretsiz.

Espa­ce Sal­va­dor Dali But­te Montmartre’nin tam tepe­sin­de­ki müze­nin iki katı; sür­re­alist sanat­çı­ya adan­mış, Sal­va­dor Dali’nin eser­le­ri­ne evsa­hip­li­ği yapan kalı­cı bir ser­gi nite­li­ğin­de. Cervantes’in ünlü roma­nı Don Kişot’u resim­le­me­ye baş­la­dı­ğın­da­ki süre­ce dair gra­vür­le­ri göre­bi­lir ve hat­ta kısa bir fil­mi izle­ye­bi­lir­si­niz bura­da. Ve bel­ki atöl­ye çalış­ma­la­rın­dan biri­ne ya da gala, semi­ner gibi bir etkin­li­ğe rastlayabilirsiniz.

Mus­ée du Mont­par­nas­se Aca­demy of Painting’in deva­mın­da fotoğ­raf­çı­sı Marc Veux’in arka­daş­la­rın­dan topar­la­dı­ğı yak­la­şık 250.000 fotoğ­ra­fı 1952 yılın­da ser­gi­le­me­siy­le atı­lı­yor bu müze­nin teme­li. Ölü­müy­le dağı­lan kolek­si­yon Che­min du Montparnasse’yi kuran Roger Pic ile Jean-Marie Drot ile yeni­den hayat bulu­yor ve zaman­la Mus­ée du Mont­par­nas­se adı­nı da ala­rak hem fotog­ra­fın hem de bütün dün­ya sanat ve sanat­çı­la­rın akti­vi­te­le­ri­ne açık bir mer­ke­ze dönü­şü­yor. Yine dün­ya­nın her yerin­den gelen geçi­ci ser­gi­le­re de evsa­hip­li­ği yapı­yor müze.

Not­re Dame Kilisesi

Arap ve İslam mede­ni­yet­le­ri­nin kök­le­rin­den günü­mü­ze ilgi­li sanat­la­rın ser­gi­len­di­ği Ins­ti­tut du Mon­de Ara­be, Fran­sız ordu­la­rı­nın tari­hi­ne tanık­lık ede­bi­le­ce­ği­niz De L’armee Müze­si, Avrupa’nın en büyük cam çatı­sı­na sahip, ulus­la­ra­ra­sı sanat­çı­la­rın ser­gi­le­ri­ne ev sahip­li­ği yapan Grand Pala­is, daha çok 19 Yy. sanat­çı­la­rın eser­le­ri­nin ser­gi­len­di­ği hemen yanın­da­ki Petit Pala­is, Roman­tik döne­min en önem­li res­sam­la­rın­dan biri olan Delacroix’in stüd­yo­sun­dan dönüş­tü­rü­len Eug­è­ne Delac­ro­ix Müze­si, üç bin­den faz­la Picas­so ese­ri ile Picasso’ya ait sanat kolek­si­yo­nu­nun ser­gi­len­di­ği, 1985’ten bu yana hiz­met ver­mek­te olan Picas­so Müze­si, Pari­sin tari­hin­den kesit­ler sunan Car­na­va­let Müze­si ve kenar köşe­ler­da daha bir­çok müze ve gale­ri­ler­le baş­ba­şa bıra­kı­yo­rum sizi şim­di­lik… Bir son­ra­ki yazı­da yine Paris ile devam etmek üze­re. Bu ara­da; res­ta­urant ve cafe­le­rin key­fi­ni benim için de çıka­rın lüt­fen. Not­re Dame man­za­ra­sı eşli­ğin­de 1582 yılı­na gön­der­me yapan La Tour d’Argent, aris­tok­rat ve entel­lek­tü­el­le­rin bir zaman­lar mekan tut­tu­ğu Le Pro­co­pe, bir dönem tren garı ola­rak kul­la­nıl­mış şim­di müt­hiş lez­zet­ler sunan Bou­il­lon Char­ti­er, yine 1700’lere daya­nan ve Bona­par­te ve Jos­ép­hi­ne dahil lider­le­rin, poli­ti­ka­cı­la­rın yanı sıra sanat­çı­la­rın da müda­vi­mi olan Le Grand Véfo­ur… son­ra Le Roc­her de Can­ca­le, Mont­par­nas­se 1900, Les Deux Magots, Café de Flo­re… Tabii ki bun­lar en ünlü­le­ri. Ancak yüz­ler­ce­si ile şehir sade­ce ruhu­nu­zu bes­le­mek­le kal­ma­ya­cak, dama­ğı­nız­da da unu­tul­maz tat­lar bıra­ka­cak. Dost­luk­la kalın ve yol­la­rı­mız hep açık olsun.

İlgili Haberler

Leave a Comment