Kanserde tünelin sonundaki ışık göründü

SAMSUNG CSC

Prof. Dr. Philip Agop Philip, Prof. Dr. Şuayib Yalçın, Prof. Dr. Tezer Kutluk

4. Uluslararası Gastrointestinal Kanserler Konferansı, 12-14 Aralık 2014 tarihleri arasında İstanbul, The Marmara Otel’de gerçekleştirildi. Basına bilgi veren dünyanın ve ülkemizin önemli kanser uzmanları, tedavide yaşanan gelişmeleri anlatırken, son derece iyimser bir tablo çizdi, “Kanser algısı değişmeli” dedi.

Uluslararası Kanser Kontrol Örgütü (UICC), Hacettepe Üniversitesi Kanser Enstitüsü ve Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği’nin desteği ile düzenlenen, Prof. Dr. Şuayib Yalçın’ın başkanlığında yapılan uluslararası kongrede, sindirim sistemi kanseri ile ilgili her türlü bilimsel gelişmeleri ele alınıp en yeni tanı ve tedavi yöntemleri tartışıldı.

Basın mensuplarına sindirim sistemi kanserlerinde son bilimsel gelişmeler hakkında bilgi veren Prof. Dr. Şuayip Yalçın, alanlarına giren kanser türlerini saydı: “Yemek borusu, mide, ince barsak, kalın barsak, rektum, karaciğer ve safra yolları kanserleri ve nadir görülen nöroendokrin tümörler ve gastrointestinal stromal tümör, hatta lenfoma dediğimiz kanserler de bu bölgede yer alabiliyor.”

En önemli sorunlarının toplumdaki yaygın kanser algısı olduğunu belirten Yalçın, “Yanlış kanser algısının değiştirilmesi gerekiyor. Çünkü bu mitler topluma ve bireylere kanseri öcü gibi göstererek onları kanserle terbiye etmeye varınca bireylerin kanserden korunma ve kanser olduğunda tedaviye ulaşma konusundaki davranışlarını olumsuz etkiliyor. Kanserin artık normal bir hastalık, hayatımızın normal bir parçası olduğu, baş edilebilir olduğu mutlaka anlatılmalıdır” dedi.

TEDAVİDE DEVRİM YAŞANIYOR

Son yıllarda kanserle ilgili en önemli gelişmelerden birinin yeni kemoterapi ajanlarının bulunması olduğuna dikkat çeken Yalçın, şunları anlattı: “Bunların uygun kombinasyonlarının etkisinin ortaya çıkmasının yanında özellikle kolon kanserinde alt tiplerin tanımlanmış olması önemli bir gelişmedir. Örneğin meme kanserinde nasıl östrojen reseptörü var ya da yok diye biliyorsak, kolon kanserinde de belli mutasyonların tamımlanması ile daha iyi tedaviler yapabilir hale geldik. Yeni hedefe yönelik ajanlarımızla bu başarı oranı en az yüzde 20 oranında arttı. Kalın barsak kanseri eskiden yüzde 30-40 yanıt verirken günümüzde tümörün küçülme oranı yüzde 65-70’lere çıktı. Neredeyse iki katına çıkmış. Üçte birinden yanıt alırken şimdi üçte ikisinden yanıt alabiliyorsunuz. Yaygın kanserler için bir devrim gibi gözüyor.”

İLERİ EVRELERE İMMÜNOTERAPİ

İmmünoterapi ile tedavinin sindirim sistemi kanserlerinde de etkisinin gösterildiğini anlatan Yalçın, “Biz tümörü görüyoruz da, vücudumuz ona neden tepki vermiyor? Anlaşıldı ki, tümörün salgıladığı bazı maddeler bağışıklık sistemimizin harekete geçmesini engelliyor. Bu mekanizmanıyı aydınlattıkça, özellikle malign melanom ve akciğer kanserinde hastaların yüzde 25-30’unda tümör küçülmesi, hatta tümörün tamamen kontrol altına alınması sağlandı. Bu tür tümörlerin immünojenik olması gerekiyor, sindirim sistemi kanserleri pek buna uygun değil gibi gözüküyordu. Ama şimdiki bulgular gösteriyor ki, yüzde 20 gibi bir etkisi olabilir. Az önce bahsettiğimiz yüzde 70’lerin üzerine bu yüzde 20 de ekleniyor. Belki ilk başta ileri evredeki hastalarda kullanacağız ama orada edindiğimiz tecrübe ön sıralara çekmemizi sağlayacak” diye konuştu.

EVRE 4 BİLE İYİLEŞEBİLİYOR

Kolerektal kanserde başarının evreye göre değiştiğini belirten Yalçın, şu bilgileri verdi: “Hayatında bir kez kolonoskopi olan bir kişinin kolerektal kanserden ölme riski yüzde 80 azalıyor. Bu kür değil de ne? 50 yaşında yaptırmak gerekiyor. Bir veya iki yılda bir dışkıda gizli kana baktırılmalı. 4 evrenin ilk 3 evresinde hasta tamamen iyileşiyor. Problem evre 4’te. Ama bugün evre 4 de ikiye ayrıldı, 4A ve 4B diye. Kısıtlı metastazı varsa artık o da kür olabiliyor. Bunlar yeni ilaçlarla oldu.”

Daha sonra söz alan kongrenin yabancı konuğu, ABD Wayne State Üniversitesi Karmanos Kanser Merkezi’nden Prof. Dr. Philip Agop Philip, tedavide yaşanan gelişmeleri anlattı. Sindirim sistemi kanserlerinin bugüne kadar hep geri planda kaldığını söyleyen Philip, “Şimdi yeni gelişmelerle birlikte bu kanserleri de konuşabilir hale geldik. Yeni geliştirilen ilaçlarla sindirim sistemi kanserinde tedavi şansının artacağına inanıyoruz” dedi. Onkogenlerin mutasyona uğrayarak hızlı çalışması ve kontrolsüz hale gelmesi, bu genin ürünlerinin ortaya çıkmasıyla kanserin oluştuğunu, çoğaldığını ve yayıldığını ifade eden Philip, yeni tedavilerle ilgili olarak şunları kaydetti: “Hedefe yönelik ajanlar bu gen ya da gen ürünlerine müdahale ederek kanseri durdurabiliyor. Özellikle immünoterapideki gelişmeler çok önemli. İmmüno kontrol mekanizmasında, T lenfosit dediğimiz tümörü ortadan kaldırmakla sorumlu hücrelerin çalışmasını engelleyen mekanizmaları saptadık ve bunu engelleyen ilaçları bulduk. Bunlar diğer ölümcül kanserlerde olduğu gibi sindirim sisteminde de etkili oldu. Kanserde bir diğer yaklaşım da hücrenin çevresini yok etmek. Hücrenin yaşayabilmesi için uygun bir çevre olması lazım. Anjiogenez inhibitörleri dediğimiz ilaçlar tümörün orada yerleşmesini ve yaşamasını engelliyor. Yani kanserin yuvasını yıkıyor. Medikal tedavilerin yanında daha iyi radyo terapi yöntemleri ile ilgili gelişmeler de yaşanıyor. Stereotaktik radyoterapi ile tümörün etrafındaki normal dokular korunabiliyor.”

Geçtiğimiz günlerde önümüzdeki 4 yıl için Uluslararası Kanser Savaş Örgütü (UICC) Başkanı seçilen Prof. Dr. Tezer Kutluk da sindirim sistemi kanserleri ile ilgili istatistiksel bilgiler verdi: “2011 yılında kanser birinci ölüm nedeni haline geldi. Kanser 7 milyon 870 bin kişinin ölümüyle 7 milyon 20 bin olan kalp hastalıklarının önüne geçti. Gastrointestinal kanserler bazen gümbürtüye gidiyor. Oysa kolorektal kanserler tek başına akciğer ve meme kanserinden sonra üçüncü sırada. Dünyada her yıl bir milyon 300 bin kişi kalın barsak kanseri, 950 bin kişi mide kanseri, 780 bin kişi karaciğer, 450 bin kişi de yemek borusu kanseri oluyor. 1 milyon 300 bin kalın barsak kanserliden 700 bini ölüyor.”

KORUNULABİLİR, ÖNLENEBİLİR, TEDAVİ EDİLEBİLİR

Korunma, erken tanı ve tedaviyle bu hastaların önemli bölümünün kurtarılabileceğine işaret eden Kutluk, “Sindirim sistemi kanserlerinin sunduğu altın bir fırsat var: Beslenme ve fiziksel aktivite ile korunulabilir, tarama ile önlenebilir ve tedavi edilebilir. Oysa Türkiye’de kalın barsak tarama oranı yüzde 2-3’lerde. Politikada, araştırmada, kaynakta bunlara yer ayırmak lazım” dedi.

Dünya Sağlık Teşkilatı’nın yayınladığı rakamlara göre, Türkiye’de her yıl 12 bin kişinin kalın barsak kanseri, 10 bin kişinin de mide kanseri olduğunu bildiren Kutluk, “Her sene 20 binle 30 bin arasında sindirim sistemi kanseri bekliyoruz. Ülkemizde ortalama yaşam 74, bu yaşa gelene kadar başka bir hastalıktan ölmemişse kişinin barsak kanseri olma riski yirmide bir” diye konuştu.

IGICC 2014_poster

Kanserojen maddelerde

süre ve miktar önemli”

Basın mensuplarının son olarak “zehirli ayakkabılar”la gündeme gelen kanserojen maddelere ilişkin sorusuna Prof. Dr. Şuayip Yalçın yanıt verdi: “Bu konuyla ilgili iki önemli kaynak var. Birincisi FDA, Center of Disease Control, ikincisi Avrupa Birliği. Türkiye AB uyum sürecinde ilgili mevzuatı imzaladı. Buna göre, iki tane madde söz konusu. Birincisi Fitalatlar. Bu lastikte var ve lastiğin esnek olmasını sağlıyor. İkincisi de azor boyaları. Çevremiz kanserojen madde kaynıyor normalde. Ama kanserojen madde ile bu tür karşılaşmamız, bizi hemen kanser yapmıyor. Yediklerimiz içinde de kanserojen madde var. Belli bir miktarda ve belli bir süre karşılaşmak gerekiyor. Örneğin asbestle 10 yıl, 20 yıl karşı karşıya kaldığında kanser oluyorsun. Fitalat miktarı bir maddede o maddenin ağırlığının binde birinden az olacak. Bunun da kanser yaptığı kanıtlanmış değil, ama kuşku var. Türkiye’de bir ürün satılıyorsa binde bir olduğunu sertifike etmek zorunda.

Azor boyalarının ise mesane kanseri yaptığı biliniyor. Tekstilde, deride, ayakkabıda, çantada var. Bu çantayı taşıdın diye illa kanser olmazsın ama niye kullanasın ki? Sanayide bunun alternatifi var. Devletin ‘Riske Dayalı Denetim Sistemi’ var. Gümrüklerde denetliyor. İşte zehirli ayakkabıları yakalamış. Bu güzel bir gelişme. Bu kişilerin cezalandırılması lazım. Ama medyada bu olayın kanser öcüsü ile gündeme getirilmesini, kanser fobisi yaratılmasını doğru bulmuyoruz. Bunlar bizim kanserle mücadelede elimizi zayıflatıyor. O yara fotoğraflarını koymamız gerekmiyor. Aklı selimimizle, sağduyumuzla hareket etmeliyiz. Yanlış insanı korkutuyoruz, halkı değil, bunu yapanları korkutalım.

İnternet üzerinden satılan alternatif ürünlerle ilgili soru üzrine söz alan Prof. Dr. Philip Agop Philip Amerika’da bu tür ürünlerin 60 milyar dolarlık bir pazar oluşturduğunu, bu pazarın ilaç pazarından büyük olduğunu belirterek, “FDA ya da başka bir resmi kurum tarafından denetlenmiyor. Bunlar sadece yararsız olmayabilir, zararlı da olabilir. Hasta tedaviye geç kalabilir bunları denerken. İki-üç aylık dönem çok kritik. O dönemde sarılığı gelişiyor, böbrek fonksiyonları bozuluyor, biz kemoterapi veremez hale geliyoruz. Ayrıca bunlar ilacın yan etkisini artırabilir veya ilacı etkisizleştirebilir. Aynı yiyeceklerde olduğu gibi bunlarda da ilaçlarla etkileşim vardır ve bunların örnekleri çok fazladır. Bunu yapanlar bazen doktorlar da olabiliyor. Hastanın çaresizliğinden faydalanarak avantaj sağlamaya çalışıyorlar” şeklinde konuştu.

GELENEKSEK YÖNTEMLER TEK BİR İDDİASINI KANITLAYAMADI

Philip, ABD’deki geleneksel tedavi uygulamaları ile ilgili soruya da şöyle yanıt verdi: “ABD’de de bu tür yerler var ama kontrolsüz değil. İddia edilen yönetmelerin araştırılması için bu tür kurumların olması gayet normal. Ancak bunlar hiçbir şekilde ilerlemiyor, çünkü hiçbir etkisi gösterilemiyor. Bu yıl Çin’deydim. Orada da hemen hemen hiçbir enstitüde bir ilerleme yoktu. Bu yöntem çalışıyorsa biz karşı değiliz ki. Yeter ki çalışsın. Biz bunlar çalışmadığı ve insanları zarara uğrattığı için, sağlığı tehdit ettiği için karşıyız. Bugüne kadar iddia edenler bunu gösteremedi, o yüzden karşıyız.

Bu kadar moleküler düzeye inip, bu kadar hedefe yönelik ajanlar kullanıyoruz; molekül bazında, hücre bazında, protein bazında; oysa siz bir gıdayla neyi ne yaptığı belli olmayan bir şekilde tedavi ediyorsunuz. Bunlara biz “kirli ilaç” diyoruz, çünkü ne yaptığı belli değil. Çağdaş bilimin olduğu tarafta olmadığı kesin. Biz moleküllere iniyoruz, onlar zerdeçalla hastalık tedavi etmeye çalışıyor. Bunun bir mantığı olmaması gerekir.”

Yorum eklemek için kullanıcı girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş